Teröre Başvuran Kim?
Bu saflaşma içerisinde, emperyalizm, dünya haklarının en azından belli kesimlerini kendi yanına çekebilmek için kapsamlı bir ideolojik saldırı ve kuşatma uygulamaktadır. Bu saldırı ve kuşatma sanattan, spora, eğitimden propagandaya kadar hayatın her alanına yayılıyor. Terör, terörizm kavramları burjuvazinin yönlendirmeleriyle o kadar yaygın kullanılmaya başlandı ki, kitlelerin tepki duyduğu her olumsuzluğa "trafik terörü", "kapkaç terörü", "töre terörü", "maganda terörü", "tacizci terörü" gibi, bir "terör" eki yapıştırıldı. Bu yöntemle de; "teröre" karşı oluşturulan öfkenin, tepkinin, doğrudan devrimci, yurtsever hareketlerin ve onların eylemlerinin üzerine yönlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu yüzden, devrimciler, ilerici, demokrat çevreler, "trafik terörü" gibi ilk anda masum gözüken kavramlaştırmalar karşısında bilinçli davranmalıdırlar. İçinde "terör" geçen hemen her şey sorgulanmalıdır.
Terörizm; en genel anlamıyla bir amaç taşımayan, hedefi olmayan ve kitleleri yıldırma, korkutma, sindirme amacıyla kullanılan şiddet olarak adlandırılır.
Burjuvazi, terörizm söylemiyle, devrimcilerin, yurtseverlerin mücadelesini işte böyle bir mücadele olarak yansıtmaya çalışıyor. Devrimciler, "terörist"tir; hiçbir idealleri yoktur; sırf eylem yapmış olmak için eylem yapmaktadırlar. Devrimci örgütler, "terörist"tir; sosyalizm çöktüğüne göre artık eylemleri amaçsız kalmıştır; toplumda huzursuzluk çıkarmak istemektedirler... vs.vs. Terörizm demagojisinin ana tezleri böyledir..
Devrimcilerin ve yurtseverlerin bir amacı yok mu? Kör bir şiddet mi uygulamaktadırlar? Bu şiddetin sebebi ve kaynağı nedir?
Öncelikle vurgulanması gereken, devrimcilerin, yurtseverlerin her zaman bir amacının, idealinin olduğudur. Devrimciler, bu amaçlarını da hiçbir zaman gizlememişler, tam tersine, en geniş şekilde duyurmaya çalışmışlardır.
Bu amaca ulaşmak için meşru bütün araç ve yöntemleri kullanacaklarını açıklamışlardır ve bu yöntemler içerisinde elbette şiddet de vardır. Şiddet, sömürü ve zulüm altındaki kitleler için meşru bir başkaldırı yoludur.
Devrimciler, burjuvazinin göstermek istediği gibi, ne durduk yerde şiddet kullanmakta, ne de şiddete tapmaktadırlar. Tarihin bize gösterdiği gerçek, şiddete ilk başvuranın her zaman sömürücü egemen sınıflar olduğudur. Ve karşı şiddet dışında ezilenlere bir yol bırakılmamasıdır. Çağımızda da önce "mösyö burjuvazi" ateş etmiştir. Emperyalizme bağımlı sömürge ve yeni-sömürge ülkelerde, barışçıl, parlamenter yollardan bağımsızlığın, demokrasinin ve sosyalizmin kazanılmasını imkansız kılan da yine burjuvaziden başkası değildir.
Egemenlerin, halkın haklı, meşru mücadelesini bastırmak için her türlü işkence, infaz, katliam, kaybetme gibi yöntemlerle sürdürdükleri şiddet, terörizmin kendisidir.
Devrimciler savaşlarının hiçbir döneminde meşru olmayan bir mücadele yöntemini savunmamış, uygulamamış ve bunu yapanları onaylamamıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri ise, bu mücadelede politik zayıflıklarının bilincinde olduklarından, yalan, demagoji, dezenfarmasyon, komplo, provokasyon, sabotaj, kaybetme gibi her türlü gayri meşru, kendi yasalarına bile aykırı yöntemlere başvurmuşlardır. Korku yaymayı, sindirmeyi amaçlayan kendileri olmuştur.
Saflaşmanın "Ortasında" Kalanlar
Dünyada bu dayatmanın ve saflaştırmanın başını, bütün emperyalist politikalarda olduğu gibi Amerika çekmektedir. Amerika, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra, terörizm çerçevesinde hemen bütün emperyalist ve işbirlikçi devletleri kendi yanına çekti. Terör listeleri yayınladı. Bu listede kimler yoktu ki. İran, Irak, Kuzey Kore, Küba gibi devletlerden, DHKC, FARC, HAMAS, PKK gibi örgütlere ve de tek tek kişilere varıncaya kadar kendine muhalif olan herkes hedefe konuldu. Bir "terörist ülkeler" listesi vardı, bir de "teröre destek veren ülkeler"... Bunları "şer ekseni" gibi listeler takip edecekti. Emperyalizme karşı olan herkes, bir biçimde hedef ilan ediliyordu kısacası.
Düşman belleyip hedefe koyduklarının tecrit ve bertaraf edilmesi için her yol denendi. Yalan haberler üretildi, provakasyonlar düzenlendi. Bush, emperyalizmin "ya onlar, ya biz" dayatmasını şu sözleriyle pekiştiriyordu: "Bugün Afganistan üzerinde yoğunlaştık. Ama yarın teröre destek veren başka ülkeler olursa... Bu savaş uzun süreli bir savaş olacak. Tarafsız hiçbir ülke kalmayacak."
Emperyalistler benzer politikaları kendi ülkeleri içerisinde de uyguladılar. Halkı kendi politikaları etrafında toplamak için toplumu özellikle yabancılara, azınlıklara karşı kışkırttılar. İhbar, gözetleme, denetim gibi akla gelebilecek her yöntemle toplumu kontrol altına almak için çaba harcandı. Baskı, terör, her türlü yöntemle meşru kılındı. Teröristlere işkence yapılabileceğine dair yasalar dahi çıkarıldı. İşkence uçakları, gemileri gündeme getirildi. Guantamano gibi açık işkence kampları veya yeni sömürgelerde gizli işkence merkezleri ve hapishaneler kuruldu.
Emperyalistler ve işbirlikçileri terörizm etrafında bir saflaşma yaratırken, bu tartışma ve saflaşma içerisinde kendilerinin nereye ait olduğuna karar veremeyen kesimler de vardı. Bu kesimler küçük burjuva aydın kesimler, reformistler, emperyalizmle cepheden bir mücadeleyi göze alamayan "sol" kesimlerdi. Bu kesimlerin temel söylemleri, "her türlü şiddete karşı" oluşları, "savaşlara hayır" demeleridir. Ve bu noktada ilginç olan, aktarılan her iki slogan da burjuvazi tarafından üretilmiştir ve "terörizm" demagojisini tamamlayan teorilerdir.
Ülkemizde ve dünyada bir savaş var. Kimileri görmek istemiyorsa da bu savaş bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla ortada. Bu savaş, öz itibariyle ezenler ve ezilenler arasındadır ve emperyalizmle halklar arasındaki savaş olarak somutlanmaktadır. Bu savaşta tarafsızlık yoktur. Orta yol yoktur. Ya ezenden yanasındır, yani Amerikan, Avrupa emperyalistlerinden, ya da ezilenlerden. Ayakların başka bir yerde, kafan başka bir yerde olamaz. Ancak küçük burjuvazi bunu da başarıyor. O ayaklarıyla, gövdesiyle asıl olarak ezilenlerin saflarında olmasına karşın, kafası burjuvazinin yanındadır. Emperyalistler ve işbirlikçileri halklara karşı her türlü şiddeti uygular, ancak o soyut barış teorileri ve çağrılarıyla, şiddetin her türlüsüne "karşı" oluşuyla cevap verir.
Ülkemizde devrimciler ve bir bütün olarak halk, yoksulluğa, adaletsizliğe karşı mücadele eder. Karşılığı dizginsiz bir saldırı ve terördür. Bu saldırıda binlerce insan öldürülür, tutsak edilir, kaybedilir... Halk ise bu saldırılar karşısında örgütlenerek kendini savunur, sömürü ve saldırıların sorumlularından hesap sorulur. Ve küçük burjuvazi bu noktada da "her türlü şiddete karşıyım" diye karşımıza çıkar. Bilinçler bu kadar damura uğramıştır.
Halkların kendini savunma hakkı yok mudur? Veya şiddet uygulamak sadece devletin tekelinde midir? Küçük burjuvazi, net cevap vermez bu sorulara. Ama pratikteki cevabı, düzenin statükolarından yanadır. Küçük burjuvazi faşist devletin şiddetini meşru görürken, ezilenlerin mücadelesini, şiddetini ise meşru görmediğinden, bu mücadeleyi yürütenlerle arasında kalın bir çizgi çekmeye çalışır.
Küçük burjuvazinin ikircikli tavrına karşın burjuvazi, sınıf bilinciyle nettir; bunun için küçük-burjuvazinin eline "her türlü şiddete karşı olma" teorisini tutuşturup, bu kesimleri onunla oyalarken, kendisi halkın mücadelesini bastırmakta her türlü şiddete başvurmakta hiç tereddüt göstermiyor.
Ezilen Halkların Şiddeti Meşrudur
Emperyalistler ve işbirlikçilerinin şiddeti, hiçbir savaş kuralına uymayan, ahlaki hiçbir kural tanımayan, genel anlamda kabul görmüş savaş kurallarının da dışına çıkılarak uygulanan çıplak bir terördür. Eğer bir terörden bahsedilecekse, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin politika ve uygulamalarına bakmak yeterlidir. Terör ve terörizm tüm somutluğuyla buradadır.
Emperyalistlerin ezilen halkları daha fazla sömürmek, zenginliklerine zenginlik katmak için uyguladığı teröre karşı, halkın kendini savunması ve bu savunma içinde şiddet kullanması meşrudur. Bunu kimse sorgulayamaz. Çünkü bu şiddetin kaynağında yine emperyalistler vardır. Ezilen halkları şiddet kullanmaya mecbur etmişlerdir. Irak ve Afganistan halklarının Amerika işgaline karşı, dişiyle, tırnağıyla, feda eylemleriyle yürüttüğü savaşa kim terörizm diyebilir. Bugün kimse Filistin halkının kendini savunması için başvurduğu şiddeti sorgulayamaz. Gerçek şu ki, bu, emperyalizmin ve oligarşik diktatörlüklerin işgalleriyle, faşizmiyle karşı karşıya olan tüm halklar için geçerlidir. Oligarşik diktatörlüklerin kendi halklarına karşı yürüttükleri savaş da terörizmdir. Emperyalizmin ve oligarşinin şiddeti, halklara başka yol bırakmamaktadır, Şiddeti başlatan ve sürdüren oligarşidir. Halklar açısından şiddetin meşru zemini de bu koşullardır. Halklar, devrimci bir anlayışın önderliğinde şiddete başvururken, hiçbir ilkesizlik, ahlaksızlık, kuralsızık yapmamışlardır. Ancak emperyalistlerin her uygulaması tartışılmış ve tarih içerisinde mahkum edilmiştir.
Ezenler, egemenliklerini tesis etmek ve sürdürebilmek için şiddet kullanırken, buna karşı şiddet yoluyla direnme hakkı tarihsel olarak vardır. "Terörizm" demagojisiyle dayatılan işte bu hakkın yok edilmesidir.
_________________
ÖZGÜRLÜK ÖLÜM İSE
GÖZÜMÜ KIRPMAM
KAHROLSUN
YASAMAK...